top of page

xxxxxxxxxxxxxxx xxxxxxxxxx

ayurvedik_zayiflama.jpg
Ayurvedik

Ayurveda eski Hint tıp sistemidir. Yaşı tam olarak bilinmemekle beraber geçmişi birkaç bin yıl öncesine kadar dayanır. Ayurveda sıradan bir tıp sistemi olmaktan çok içinde birçok yasakların da bulunduğu yaşamla ilgili talimatlardır. Diğer bir deyişle Ayurveda yaşam tarzı- yaşam ya da uzun ömür bilimidir.

 

Ayu=yaşam, veda=bilgi,bilim  anlamındadır. Ayurveda’nın ortaya çıkışı eski Vedik metinlerde “ rişi “ (aydınlatılmış bilge)lerin yaptığı bir toplantı hikayesi ile tasvir edilir.

 

Yakın geçmişte ise Hindistan’ın İslami ve Avrupalı güçler tarafından peşpeşe işgal edildiği dönemlerde Ayurveda kaybolmuş veya aktif olarak baskılanmış, yerine de diğer geleneksel tıp yöntemleri getirilmiştir. Büyük önem taşıyan klinik ve teorik bilgiler kaybolmuştur. Hindistan 1947’de politik bağımsızlığını kazandıktan sonra Ayurveda canlanmaya başlamış ve 1971’de Hindistan’ın resmi sağlık sisteminin bir parçası haline getirilmiştir.

 

ÇAĞDAŞ AYURVEDA

 

1971 yılına dek Hindistan’da sadece batı ülkelerine özgü sağlık sistemi uygulanmaktaydı. Ayurveda’yı tekrar canlandıran  Ayurvedik  hekimler  kaybolan eski bilgileri ve uygulamaları klasik metinlere de uygun olarak daha kapsamlı ve enetegre hale getirmek için yıllarca çok emek harcamışlardır.

 

MAV ( Maharishi Ayur-Veda) ÇAĞDAŞ AYURVEDA

 

Maharishi Mahesh Yogi 40 yıllık çabayla eski Vedik bilgiyi batı bilimi ile bütünleştirmiştir. Öznel ve nesnel yani zihinsel ve fiziksel yaklaşımları birleştirerek Veda bilimini oluşturmuş ve tüm bilim dallarını bu entegre yaşam anlayışı ışığında öğreten üniversiteler kurmuştur.

 

MAV günümüz Hindistan’ında yerleşik bulunan kültürlerin orjinal tıp geleneği olan Ayurveda’dan köken alan, sistematik bir şekilde geliştirilmiş  ve  üzerinde titiz çalışmalar yapılmış bir tıp sistemidir. Bu özel Ayurveda sistemi tam olarak bir araya getirilmiş bir sistem olup teorik yapısı, bilgi dağarcığı, eğitim ve uygulamaları belirgin şekilde ortaya konulmuştur. Dünya çapında akademisyenler, bilim adamları ve batılı hekimlerin de işbirliği ile dünyanın dört bir yanında  ( Hindistan, Avrupa, Japonya, Afrika, Rusya, Avustralya, Kuzey ve Güney Amerika ) MAV konusunda özel eğitim almış hekimler tarafından uygulanmaktadır.

 

AYURVEDİK YAKLAŞIMLAR

 

Ciddi hastalıklar bir anda ortaya çıkmaz. Tomografideki bir lezyon, EKG deki bir ritim bozukluğu, tahlillerdeki sağlıksız değerler ortaya çıkmadan çok önce hastalıklar oluşmaya başlamıştır. Benzeri tetkik ve tanı yöntemleri genel olarak hastalıklar ancak tahlillerde saptanabilecek hale geldiğinde hastalığı saptar.

 

Ayurvedik yaklaşımlar hastalıkları ortaya çıktıktan sonra tedavi etmekten veya sadece semptomları ele almaktan daha çok hastalıkları oluşturan nedenlere yönelik yaşamda uygulanması gereken disiplinleri içerir. MAV modelinde hekimin görevi nispeten sağlıklı görünen bir hastanın bile ideal durumdan ne kadar uzaklaştığını saptamak ve onu ideal duruma yeniden getirmek için gerekli olan şeyleri yapmaktır. Hastalıklar bu şekilde önlenir ve böylece ilaç tedavilerine olan bağımlılıkların ve ilaçların yan etkilerinin riskleri de azalır.

 

Klasik Ayurvedik metinler hastanın parçalar halinde değil bir bütün olarak tedavi edilmesini söyler. Kişi bilinç, zihin ve beden olarak üç açıdan oluşur ve gerçek ve eksiksiz bir sağlık hizmeti olan Ayurveda bu üç açıyı da kapsayan yaklaşım segiler.

 

Kişinin varoluşunda ilk önce zihin belirir, beden öznel diyarın yoğunlaşmasıyla zihinden sonra gelişir. Zihin ve bedenin asıl kaynağı ise bilinçtir.

 

MAV hekimleri kişiyi bu üç boyutta ele alır, bedeni bir eko sistem olarak görür.

 

*Öncelikle hastadaki dengesizliklerin doğası fiziksel-anatomik prensipler üzerine kurulu 3 doşa ile belirlenir. Sonra dengenin tekrar kurulması için bir dizi yöntem uygulanır.

*Beslenme ve diyet yöntemleri

*Günlük rutinler

*Transandantal meditasyon (TM)

*Arındırma terapisi  ( aromaterapiler, müzik terapileri)

*Bitkisel gıda takviyeleri

 

 

*Egzersiz programları (nörorespiratuvar ve nöromusküler bütünleşme egzersizleri)

 

 

DOŞALAR

 

Homeostasis denilen mekanizma ile bedenin tüm iç dengesi ve yaşamsal metabolizmaları korunarak mümkün olduğunca sabit bir iç çevre sağlanmış olur.

 

Ayurveda ile bedenin iç dengesi desteklendiğinde savunma mekanizmalarının korunması ile bağışıklık sistemi güçlenir ve dejenerasyon azaltılmış olur. Ayurveda’ya göre bu dengenin temelini DOŞA denilen üç organize edici prensip oluşturur. Doşalar bilincin belirmemiş alanından maddenin belirmiş alanına doğru gelişen filizlenmeler arasında yer alan unsurlardır. Doşaların bedenin hareketi, enerji üretimi ve yapısal özellikleriyle ilgili işlevleri vardır. Hem zihinsel hem bedensel etkileri bulunur.

 

Ayurveda hastalıkları doşaların doğal dengesinin bozulması olarak gördüğünden patogenezi anlamak için doşalar kullanılır. Hastada veya kişide işlevsel olarak baskın doşa saptanarak hem hasta için doğru bir tedavi planlanabilir hem de koruyucu uygulamalar bireyselleştirilebilir. Oysa batı tıbbında hastalık genellikle semptomların ortaya çıkmasıyla saptanır.

 

Doğuştan veya genetik olarak getirilen özellikler dışında diyet, yaşam tarzı, stres ,duygu ve düşüncelerle ilgili faktörler de mevsimler ve yıllar boyunca iç dengelerin bozulmasına neden olur. Ayurveda’nın düzenli uygulanması zaman içinde fizyolojik dengesizlikleri ortadan kaldırır.

 

HASTALIK OLUŞUMUNUN 6 EVRESİ VE DOŞALAR

 

1. evrede doşalardan birisi olması gerekenin üzerinde bir artış gösterir.

2. evrede biriken doşalar aşırılaşır ve ait olduğu yerlerden başka yerlere doğru yer değiştirme eğilimi göstermeye başlar.

3. evrede aşırılaşmış olan doşa bedene yayılmaya başlar.

 Bu ilk 3 evre içinde hiçbir belirti hissedilmez, sedece iyi bir Ayurvedik hekim nabız muayenesi ile dengesizlikleri saptayabilir.

4. evrede bedende gezinmekte olan doşa ait olduğu yer dışında bir yere yerleşir. Bu evrede ilk belirtiler ortaya çıkar.

5. evrede beden tipi, iklim ve mevsimlere bağlı olarak belirtiler ortaya çıkar.

6. evrede hastalık tüm şiddeti ile baş gösterir, bu evredeki tedavi erken evrelere oranla daha zordur. Hastalık fizyolojik olarak ilerlemiş ve kronikleşme ihtimali artmıştır.

 

Ayurvedik yaklaşımlar batı tıbbı için mükemmel bir tamamlayıcı unsurdur. Nitekim günümüz hekimleri artık fonksiyonel veya psikosomatik hastalık tanımlamalarından tatmin olmamaktadır. Hastalık nükslerinin önlenememesi, hastalıklara engel olunamaması, sağlıklı görünen kişilerin kalp krizi gibi nedenlerle aniden hayatlarını kaybetmeleri veya tedavide kullanılan ilaç veya uygulamaların ciddi riskleri ve yan etkilerinin sağlık hizmetlerinin kaçınılmaz özellikleri olarak kabul etmek zorunda kalınması gerçekten rahatsızlık ve acı vermektedir.

 

                                  

BESLENME VE DİYET

 

Ayurveda’ya göre sağlık ile hastalık arasındaki fark sağlıklı ve sağlıksız diyet arasındaki farka bağlıdır ve hastalık yanlış beslenmenin sonucudur.

 

1. prensibe göre besinlerin etkisi öyle derindir ki Vedik farmakoloji bilimi besinleri tıpkı ilaçları analiz eder gibi analiz eder.

Besinler sadece protein, vitamin, karbonhidrat, mineral veya diğer mikro elementlerden oluşmaz, aynı zamanda besinde enerji ve zeka ağı da bulunur. Besin bedene sadece madde ve enerji katkısında bulunmakla kalmaz, entropinin düzen bozucu etkilerine karşı koyan mekanizmaları da düzenler, bedenin dinamik paternlerinin denge durumunun korunmasına yardımcı olur. Denge ve düzenin korunması da sağlığın temeli olarak kabul edilir.

 

2. prensibe göre besinin tadı basit bir aksesuar değildir, tadların anlamları önemlidir. Neyse ki tad besin ile aramızdaki en doğal bağlantıdır. Her tad doşa üstünde güçlü bir etki yaratır.

Ayurveda’ya göre en temel kural her öğünde her tad gurubundan bir şeyler olması gerektiğidir. Tam bir beslenmenin sağlanması ve doşa dengesinin idame ettirilmesi için bu gereklidir.

Modern toplumlarda alışkanlıklar, kalabalık şehir yaşamı, stres, zaman sıkıntısı gibi nedenlerle bedenin doğal tercihleri önemsenmez olur, yoğunluk olarak hep belli tür gıdalar ve tadlar yenilir. Doşalar da zamanla değişir, dengesizleşir.

Ayurveda tüm besinleri 6 tad grubundan birine sokarak sınıflandırır. 6 tad şunlardır: tatlı,ekşi, tuzlu, keskin-yakıcı (acı-baharatlı), bitter, kekremsi. Tadlar doşaları arttırır veya azaltır.

Kişi için ideal olan tad dengesi kişinin beden tipine bağlıdır.

Ayurvedik hekimler tadları düzenleyerek tedaviye büyük katkı sağlar.

3. prensibe göre aynı besinin farklı kişiler için etkileri farklıdır. Bir kişi için yararlı olan bir besin başkası için zararlı olabilir.

Beslenme şekli ayarlanırken işlevsel olarak hakim olan doşa tespit edilip onu dengeleyecek veya saflaştıracak bir yöntem kullanılır.

 

4. prensibe göre yenen şey kadar onun nasıl sindirildiği de önem taşır. Sindirilemeyen ideal bir diyet zararlı bile olabilir. Sindirilemeyen besinlerin son ürünleri ve toksinleri sadece ağırlık, küntlük, uyuşukluk gibi hisler vermekle kalmaz, sinsi bir şekilde hastalıklara zemin de hazırlar.

Alınan besin, besleyici unsurlarla dolu bile olsa yeterince sindirilemediği zaman tüm beden için zararlı ve kanalları tıkayıcı etki gösterir.

Ayurveda kişinin uygunsuz alışkanlıklarını değiştirmesi ve bedeninden gelen mesajları dikkate alabilmesi yönünde çalışır.

 

Ne zaman yemeli..

Ana öğün sindirimin en güçlü olduğu öğle saatlerinde yenmeli, kahvaltı ve akşam yemeği hafif olmalıdır.

 

Bir önceki öğün tam olarak sindirilmeden başka bir şey yenmemelidir. Gün boyunca atıştırıp durmak sindirim sistemini zorlayarak sindirilmemiş son ürünlerin artmasına yol açar.

 

Açlık düzeyi dikkate alınmalıdır. Aslında bir önceki öğün sindirilmeden açlık ortaya çıkmaz. Oysa günümüzde alışkanlık üzerine, tutku veya duygusal açlık nedeniyle ya da sosyal faaliyet şeklinde ve öğrenilmiş bir davranış olarak yemek yemekteyiz. Bunları göz önünde tutarak gerçekten aç olup olmadığımızı belirledikten sonra yemeliyiz.

 

Öğün saatlerinin düzenli olması sindirimin daha iyi olmasını sağlar.

 

Ne kadar yemeli...

Mide kapasitesinn dörtte üçü kadar yenmelidir. Bu yaklaşık iki avuç dolusu eder, böylece sindirim enzimlerinin çalışabilmesi için yer kalmış olur.

Kişi yediğinden tatmin olduğunda, ancak tam doymadığını hissettiğinde bu kapasitesinin dörtte üçüne ulaşıldığının göstergesidir. Tam doymak ise bu kapasitenin yüzde yüzüne ulaşılması ve besinlerin mideyi genişletmesi demektir.

Aşırı yemek yenmesi sonucu iyi sindirilemeyerek ortaya çıkan zararlı son ürünler hastalıklara zemin hazırlar.

 

Nasıl yemeli...

Birşeyler okumak, iş yapmak, TV izlemek, araç kullanmak gibi dikkati gıdadan uzaklaştıran eylemlerde bulunulmamalı, sakin bir atmosferde, sadece yiyeceklerin tadına vararak yemek yenmelidir.

 

Duygular bedenin fizyolojisini değiştirir. Besinleri yerken sahip olduğumuz duygu ve ruh hali bedenin biyokimyasını değiştirir. Buna bağlı olarak da sindirimin niteliği, sindirim ürünleri ve tüm bedensel durum etkilenir. Bunlar göz önünde tutularak üzüntülü, sinirli veya keyifsizken yemek yememeli, öğünü bir süre geciktirmelidir.

 

Tartışmalardan uzak, aile veya dostlarla sakin, huzurlu ve müteşekkir hislerle yemek yenmelidir.

 

Daima oturarak yenmelidir.

 

Yerken konuşulmamalıdır. Çünkü konuşurken hem gıdalar yeterince çiğnenmeden yutulur ve sindirimi zorlaşır hem de nefes ayarlanamazsa gıdayı ciğere kaçırma ihtimali artar.

 

Hızlı yemek de aynı aşırı yemenin sonucunda olduğu gibi iyi sindirilemeyen son ürünler ortaya çıkararak hastalıklara zemin hazırlar.

 

Taze ve sağlıklı gıdalar tercih edilmelidir. Beklemiş besinlerin canlandırıcı ve düzenleyici etkileri kaybolmuştur ve sindirimi de güçtür.

 

Serbest radikal oluşumuna yol açan çeşitli gübreler ve ilaçlarla kirletilmeden yetiştirilmiş organik gıdalar kullanılmalıdır.

 

Besinlerin pişirilmesi sindirimi kolaylaştırır. Protein, yağ ve karbonhidratların parçalanıp sindirilmesi pişirmeyle kolaylaşır. Ancak aşırı pişirme önerilmez. Meyvelerin de güneş ile zaten pişirilmiş olduğu düşünülür.

 

Soğuk içeceklerden kaçınılır, içeceklerin ılık veya oda ısısında olması önerilir. Soğuk su sindirim enzimi üreten mide hücrelerinin işlevini güçleştirir.

 

Yemekten önce, yemek sırasında veya sonrasında fazla miktarda su içilmemelidir çünkü fazla alınan su sindirim enzimlerini seyreltip sindirimi yavaşlatır. Besinlerin yumuşaması için ancak makul miktarda su alınmalıdır.

 

 

Yemek bittikten sonra hızla sofradan kalkılmamalı, kısa bir süre de olsa sakince oturup sindirimin stressiz bir şekilde devamı sağlanmalıdır.

 

 

GÜNLÜK RUTİNLER, DOĞADAKİ RİTİMLER

 

Doğada bir gezegenden bir atoma kadar herşey düzenli ve sistematik döngülerle hareket eder. Botanikten astronomiye kadar her sistemin ritmik bir döngüsü vardır.

 

İnsan bedeni de hassas bir günlük yani sirkadiyen döngüye sahiptir, bu günlük döngü 23 - 26 saatliktir. Ayrıca 15 - 30 günlük aylık yani lunar, bir yıllık yani solar döngüleri de vardır. Bunun dışında gelgitlerle uyumlu döngüleri de bulunur.

 

Bu döngüler bedendeki tüm işlevleri etkiler.

 

Hastalıklar günün ve yılın farklı zamanlarında bedeni farklı şekilde etkiler.

 

Doğal döngümüze uymayan rutinler ve alışkanlıklar bedenin bağışıklık gücünü ve verimini azaltır. Çok basit bir örnek olarak elektriğin varlığı bile insanların geceleri çalışabilmelerini sağlamakta, gece eğlenmelerine veya değişik faaliyetlerde bulunmalarına olanak sağlamakta ancak gece uykusunun süresinin ve kalitesinin değişmesi ile bedenin doğal rutinini bozmaktadır.

 

Ayurvedanın sağlığı düzeltme yollarından biri de kişinin günlük rutinini doğadaki ritimlerle senkron hale getirmektir.

 

Doğrusu bitkisel tedavilerde kullanılan bitkilerin toplanmasının bile yılın ve günün belirli zamanlarında olması gerekmektedir, bitkilerin bile biyoritimleri vardır.

 

Erken yatıp erken kalkmak hem hastalıklardan korunmada hem de tedavide kullanılan en temel öneridir. 24 saat içindeki 8 er saatlik süreçlerin her birinde bedenin hormonal ve işlevsel faaliyetleri değişiklik göstermektedir. Bu nedenle gecenin ilk saatlerindeki uyku daha dinlendirici ve tazeleyicidir. Saat 22 civarında yatıp sabah mümkün olduğunca güneş doğmadan hemen önce kalkmakla gün boyu daha berrak zihinli ve zinde olunur.

 

Geç yatıp geç kalkma alışkanlığında olan insanların bile günlük rutini inanılmaz şekilde yeniden düzenlenebilmektedir.

 

Sindirim durumumuz güneşin en tepede bulunduğu gün ortasında en güçlü haldedir. Bu nedenle en ağır öğün öğle saatlerinde yenmelidir. Kahvaltı ve akşam öğünleri nispeten hafif olmalı, et yoğurt peynir gibi ağır, mayalı ve sindirimi güç gıdalar bu öğünlerde yenmemelidir.

 

Aşırı yemek uyuşukluk ve hazımsızlığa neden olur, sindirim ve uyku problemlerine yol açar.

 

Sindirimin ilk yarım saatinde besinler tükrük ve mide enzimleriyle ıslatılıp yumuşatılır. Sonraki bir buçuk saatte ise sindirim enzimleri, asit ve safra gıdaları parçalar. Bu sırada yalancı açlık denen durum gelişebilir. Bu durumda sadece su içilerek açlık hissi kolayca atlatılır. Son aşamada da sindirilen gıdalar barsakta ilerlemeye başlar. Tekrar yemeden önce gıdanın barsaktaki ilerleyişinin tamamlanmış olması gerekir yoksa akış bozulur, sindirim zorlaşır. Bu nedenle Ayurvedik hekimler mükellef bir yemeğin ardından 3 saatten uzun bir süre geçmeden tekrar kesinlikle bir şey yenilmemesini önerirler.

 

Aşırı, sık, uygunsuz zamanda, öğün zamanına uygun olmayan içerikte ve nasıl yediğimize özen göstermeden yediğimizde sindirim son ürünlerinin de artmasıyla bağışıklık sistemimizi zayıflatmış oluruz.

 

Diyette mevsimsel faktörler de göz önünde tutulmalıdır.

 

Egzersiz ölçülü bir şekilde yapılmalıdır. Ölçüden kastedilen şey kişinin azami kapasitesinin yaklaşık yarısı kadar ağırlıkta egzersiz yapmasıdır. Ancak bu egzersizin rutin olarak her gün yapılması gerekir.

 

Egzersiz için en uygun zaman sabah güneşin doğmasından saat 10 a kadar geçen zamandır. Yine de bazı şeylere dikkat etmek şartıyla günün kalan kısmında da egzersiz yapılabilir. Ana öğünün alınması gereken öğle civarında spor yapılmamalıdır. Özellikle sıcak mevsimlerde gün ortasında egzersiz yapılmaz. Öğleden sonra egzersiz yapılabilir.  Akşamları da yatma saatine yakın yorucu egzersizler yapılmamalıdır ama akşam yemeğinden sonraki yürüyüşler sağlıklıdır.

 

Öğünün üzerinden 1,5-2 saat geçmeden egzersiz yapılmamalı, egzersizden sonra da öğüne başlamak için en az yarım saat geçmesi beklenmelidir.

 

Egzersiz gereksinimi sıcak yaz döneminde en az, ilkbahar ve kış döneminde ise en çoktur.

 

Arınarak güne başlamak çok önemlidir. Arınmak önceki günün ve gecenin atıklarından ve toksinlerinden temizlenmek demektir.

 

Sabah ilk olarak barsakların boşaltılması, dişlerin ve dilin temizlenmesi ardından ılık susam yağı ile gargara yapılması, takiben yine ılık susam yağı ile tüm vücudun ve cildin özel hareketlerle masajı ( abhyanga ) ve son olarak da ılık bir duş yapılması önerilir.

 

Ayurveda arınma terapilerinde çok çeşitli yağlarla değişik uygulamalar yapsa da günlük rutinde uygulanan abhyanga en önemlisidir.

 

Abhyanga (susam yağı masajı) saflığı bozan unsurları eklemlerden ciltten ve dokulardan nazikçe uzaklaştırır. Bu saf olmaya unsurlar hücresel metabolizma sonucu ortaya cıkan atıklar veya dışarıdan aldığımız kimyasal vaya toksik maddelerdir.

 

Bu masaj cilt, cilt altı dokuları, kasları, eklemleri canlandırır, kayganlaştırır ve esnekliğini arttırır. Kişiyi daha dayanıklı, güçlü ve yaşlılıktan daha az etkilenir kılar.

 

Cildimiz sadece büyük bir bariyer değil, aynı zamanda önemli bir immünolojik ve hormonal organımızdır da. Bu masajla cilt ve ciltaltı önemli organlarımızın kanlanması ve fonksiyonu da düzenlenmiş olmaktadır.

 

Susam yağının en büyük özelliği %40 ının linoleik asitten oluşmasıdır. Bu özellik nedeniyle özellikle patojen bakterilerin üremesini engeller, güçlü anti-inflamatuar etki gösterir ve aynı zamanda anti-karsinojen etkisi bulunur. Anti-oksidan maddeler içerir.

 

Tüm bu nedenlerle Ayurvedik uygulamalarda susam yağının dahili ve harici olarak cok önemli bir yeri vardır.

 

Meditasyon, abhyanga ve ılık duş ardından önerilen günlük rutin içinde yer alır. Meditasyon sabah ve akşamın erken saatlerinde olmak üzere günde iki kez yapıldığında kişiyi daha enerjik ve uyanık tutmaktadır.

 

Mevsimsel rutinler de Ayurvedik hekimlerin önem verdiği etkiler oluşturur.

 

Biyoritmimiz dünyanın kendi etrafındaki döngüsünden etkilendiği için günlük rutinler uyguladığımız gibi, dünyanın güneş etrafındaki dönüşünden yani mevsimsel değişikliklerden de etkilendiği için mevsimsel rutinler uygulanmalıdır.

 

Mevsim değişiklikleri bedeni zorlayarak ufak tefek rahatsızlıklara yol açar ve daha ciddi durumlara katkıda bulunur.

 

Hava şartları, günlerin uzunluğu, flora gibi değişkenler dengemizi de değiştirir. Bazı önemli hormonlarımızın düzeyi, metabolizmamız, vücut direncimiz, tepkilerimiz, ruhsal halimiz mevsimlerden etkilenmektedir. Ayurveda mevsimlerin etkilerini binlerce yıldır dikkate almıştır.

 

Ayurveda mevsimsel rutinleri 3 doşaya uygun olarak 3 mevsim üzerinden düzenler. 3 doşanın da dengede tutulması mevsimsel etkilere uyum sağlamanın anahtarıdır. Çünkü her mevsim belli bir doşanın hakimiyetini sergiler.

 

  1. İlkbahar Rutini -Kafa mevsimi (Mart-Haziran arası) Kafayı azaltan veya daha fazla arttırmayan adımlar içerir.

  2. Yaz Rutini -Pitta mevsimi (Temmuz-Ekim arası) Pittayı yatıştıran yaklaşımlarda bulunulur.

  3. Kış Rutini –Vata mevsimi (Ekim-Şubat arası)Diğer doşaların önderliğini vata doşa yapar. Vata doşa aşırılaşırsa diğer doşalar da onu izler. Kış rutininde genellikle vata doşayı yatıştırıcı veya azaltıcı adımlar atılır.

 

Mevsimsel rutinler, doşa tipine göre beslenme içeriği, tadı, egzersiz-masaj-uyku miktarları ve zamanlaması gibi günlük rutinlerin uygulanmasında değişiklikler yapılarak oluşturulur.

 

 

BİTKİSEL TEDAVİLER

 

Bitkiler kendilerini iç ve dış kaynaklı toksin ve patojenlere karşı korumak için bazı kimyasal maddeler üretir. Ayurvedik farmakoterapi bitkileri tüm olarak, doğal halleriyle ve içerdikleri tüm unsurlarla birlikte kullanır. Batı farmakolojisi ise aktif maddelerini bitkilerden ayrıştırır ve sonra genellikle onları sentezleyerek üretir.

 

Batı tıbbının ayırarak kullandığı bu aktif maddeler vücutta ayrım yapmayarak sadece gereken yeri değil diğer yerleri ve organları da etkiler. Toksisitenin ortaya çıkış nedeninin bu olduğu düşünülür. Bitkiler bir bütün olarak kullanıldığında ise içerdikleri diğer aktif olmayan maddelerin hedef dışı yerlerdeki etkileri kontrol altına aldığı düşünülmektedir.

 

Rasayana adı verilen Ayurvedik maddeler genel sağlığı destekleyen bitkisel formüllerdir. Bunlar belirli hastalıkların tedavilerinde faydalı olabildikleri gibi genel olarak sağlığı, bağışıklığı arttırmaya yöneliktirler. Hastalıklara karşı direnci arttırır, doku onarım mekanizmalarını harekete geçirir, yaşlanmaya bağlı bozulmaları durdurur veya geri çevirirler. Genel sağlığı bu şekilde destekledikleri kabul edilir.

 

 

EGZERSİZ

 

Ayurveda kişi için uygun olan egzersiz türü ve miktarını belirleyecek farklı bir prensiple çalışır.

 

Kasları ve kardiyovasküler sistemi güçlendirecek konversiyonel egzersizlere ek olarak bedenin esnek olmasını ve aynı zamanda zihin-beden entegrasyonunu hedefler.

 

Konvansiyonel egzersizlerle ilgili önemli noktalar vardır.

 

Ölçülü olunmalıdır. Konvansiyonel egzersizler kişiye kuvvet kazandırır. Ancak egzersizde sınırların aşılması durumunda kazanımlar azalır ve kişi bedelini ödemek zorunda kalır.

 

Ayurvedik hekimler kişinin yoğun bir şekilde terlemeye başladığı veya solunumun fazla artmaya başladığı (ağızdan solumak zorunda kalındığı) noktada egzersizin durdurulması gerektiğini söyler. Bu dozdaki egzersiz kapasitenin %50 si olarak değerlendirilir ve dengeli bir egzersiz olup sağlık için idealdir. Bu egzersizde %50 sınırının hemen altında olacak bir düzey tutturulmalıdır. %50 sınırı aşılmak üzere oluncaya kadar veya yorulma hissi başlayıncaya kadar bu hız korunmalıdır.  

 

Egzersizler her gün düzenli olarak yapılmalıdır.

 

Ayurvedanın bu dozdaki egzersizden beklentisi kasları ve kardiyovasküler sistemi güçlendirmenin ötesinde kişinin fizyolojik iç dengesinin korunmasıdır. Bedeni azami kapasite ile zorlamak kasları ve bazı yönleri güçlendirir ancak sistemin bütünü dengesini kaybeder.

 

Egzersizin yararlı olma nedenlerinden biri de hücrenin enerji santrali olan mitokondria sayısı ve boyutunu arttırmasıdır. Fazladan mitokondria bedenimizi ani olarak tam kapasite ile tepki veya performans gösterilmesi gereken durumlara hazırlar. Fazladan mitokondriaya sahip değilsek hücrelerimiz aşırı miktarda serbest radikal üretir.

 

Egzersiz sırasındaki zorlanma, kapasitenin %100 ü hatta %80 i ölçüsünde egzersiz yapma metabolik süreçleri hızlandırır. Bu da formda olan kişilerde bile aşırı miktarda serbest radikal üretilmesine neden olur.

 

Formda olmanın sağlık için en önemli yararı zorlanmalar sırasında oluşan serbest radikal miktarını azaltması ve böylece yaşlanma sürecini yavaşlatabilmesidir.

 

%50 prensibi hemen yararlı olmaya başlar. Kişi egzersiz sonrası kendisini daha iyi hisseder, neşe ve canlılık kazanır, teşvik olur. Aşırı yoğun yapılan egzersiz sırasında ya da sonrasında ise zorlanma, bitkinlik, tükenmişlik ve egzersiz yapma konusunda kararsızlık gelişir.

 

Elbette ki sıkı çalışmak ve azami güçlerini kullanmak zorunda olan profesyonel sporcular için bu öneriler uygun değildir. Ancak onlar da istenmeyen zorlanmaların ve dengesizliklerin birikmesini önlemek, oluşan serbest radikallerin zararlarını azaltmak için günlük rutinler, pançakarma (hücrelerdeki kirlilikleri söküp bedenden uzaklaştıran dahili ve harici yağlama-ısıtma-temizleme den oluşan entegre bir işlemler dizisi), rasayana ve özellikle TM (transandantal meditasyon )ile kendilerini gözetebilir, performans ve sağlıklarını daha iyi hale getirebilirler.

 

Egzersizde yaş ve baskın doşa tipine göre bireysel farklılıklar bulunur. 25 yaşın altındakiler daha fazla egzersize gereksinim duyarken 40 yaşın üstündekiler daha ılımlı olmalıdır. Vata doşalar için 15-20 dakikalık bedeni hareket halinde tutan düşük hızlı hafif egzersizler en iyisidir. Pitta doşa tipi için yine 15-20 dakikalık kesintisiz, daha hızlıca ama daha ılımlı egzersizler gerekir. Kafa doşalar içinse 15-30 dakikalık yoğun egzersizler uygundur.

 

Yürüyüş, nöromusküler ve nörorespiratuvar entegrasyon egzersizleri herkes için uygundur. Bu egzersizlerin hızı ve uzunluğu hakim olan doşaya göre ayarlanır. Kişisel farklılıklar nedeniyle tercihler değişebilir.

 

AYURVEDİK EGZERSİZLER

 

Nöromusküler entegrasyon (yoga asanaları) ve nörorespiratuvar entegrasyon (pranayama) egzersizleridir. Etkileri kasları ve kardiyovasküler sistemi aşar, sinir sistemi ile solunumun dengelemesini hatta zihin-beden bütünleşmesini sağlar. Zihin-beden-solunumu bütünleştiren bir tasarımıyla denge ve sağlığın desteklenmesi açısından son derece faydalıdır.

 

Ayurvedik egzersizlerin yapılması için konvansiyonel egzersizlerin bırakılması gerekemez, aksine her iki egzersiz çeşidi birbirini tamamlar.

 

Cildin hemen altında yer alan 107 tane yaşamsal nokta vardır. Bu noktalar hem belirli organ sistemleri üzerinde etkilidir hem de bedenle zihin arasındaki bağlantı noktaları olarak görülür. Ayurvedik egzersizler bu noktaları canlandırarak organları etkiler ve tüm bedende dengeyi arttırır.

 

Yıllar boyu yaşanan fiziksel ve duygusal travmalar en çok omurgada ve 107 yaşamsal noktada birikir. Zihinsel tekniklerle uygulanan fizik ve solunum egzersizleri bu stres bloklarını gevşetip yumuşatır. Böylece fiziksel ve zihinsel esneklik, canlılık ile zihin berraklığı da sağlanmış olur.

 

Nöromüsküler entegrasyon programında asanalar çoğu zaman kullanılmayan kasları esnetip çalıştırır, düzenli olarak uygulandığında yaş ile kas-iskelet sisteminde ortaya çıkan sertlikleri önler.

 

Çeşitli asana serileri vardır. Yüzlerce hastalık için çok çeşitli nöromüsküler entegrasyon programı bulunur.

 

Suryanamaskar (güneşi selamlama) eşzamanlı olarak beden-zihin-solunumu bütünleştiren bir egzersizdir. Aynı zamanda bedendeki bütün önemli kas gruplarını da güçlendirir. Spesifik bir solunum eşliğinde birbiri ardı sıra uygulanan 12 pozisyondan oluşan ve her pozisyonda belirli bir süre kalınması gereken döngülerden oluşur. Her döngü tamamlandıktan sonra sırtüstü uzanıp birkaç dakika dinlenilir.

 

Nörorespiratuvar entegrasyon programı ise solunumun düzenlendiği bir çalışmadır. Burun deliklerinden sırayla nefes alındığı bu çalışma, fizyolojiyi dengeler, sinir sistemini geliştirir, pek çok organ için faydalar sağlar.

 

Burun delikleri zıt taraftaki zıt taraftaki beyin yarıküreleri ile ilişkilidir. Bir taraftaki burun deliğinden güçlü bir şekilde nefes alıp verme karşı taraf beyin yarıküresinin aktivitesini ve performansını arttırır.

 

Burun deliğinin biri kapatılır, diğerinden önce nefes verilir sonra alınır. Hemen burun deliği değiştirilip aksi tarafla da aynı işlem yapılır. Günde 2 kez, en ideal meditasyondan önce ve 5er dakika süreyle uygulanması önerilir.

 

 

 

Beslenme ve Diyet Yazıları

1209 sokak No:28  Okçular Ortaca Muğla Türkiye

Tel: +90 546 934 9798

Copyrights 2019-2025  Dr.Meltem Hınçal

bottom of page